Şermin

 

 

ŞERMİN

  

Tevfik Fikret’in eğitimci dostu Satı Bey, Şişli’de açtığı çocuk yuvası için Tevfik Fikret’ten şiir yazmasını istemişti. Çocuklar için Fikret tarafında yazılan şiirler 1914 yılında yayınlanmıştır ve şairin son eseridir. Kitabın ilk şiiri “İthaf” çocuk yuvalarının minikler üzerindeki olumlu etkisi göstermek için okul öğrencilerine ithaf edilmiştir.
“Şermin” edebiyatımızın “ilk eğitsel çocuk kitabı” ve çocuk şiiri alanında ki ilk yayınıdır.
Kitap ismini şairin genç yaşta ölen kız kardeşi Sıdıka Hanım'ın kızı olan yeğeni Şermin'den alır.
Kitaptaki şiirler tamamen sekizli hece ölçüsü ile yazılmıştır. Tevfik Fikret’in aruz ölçüsü yerine hece ölçüsü kullandığı tek eserdir.

 

 

İTHAF

 
                                                                           -"Yuva"nın minimini yavrusuna-


Yuva şefkat yuvasıdır,
Ninelerdir onu yapan;
Fakat, yavrum senin yuvan
Bir marifet yuvasıdır;
Bunu ancak irfan yapar,
Bunun ayrı değeri var.
 

 

Sen yuvanı; orada sen
Kardeşlerinle koşarak,
Ötüşerek, oynaşarak,
Öğrenirsin - öğrenmeden
Nedir zahmet, nedir keder
-Faydalı bir çok şeyler.
 

 

Haydi yuvana yavrucak;
O marifet yuvasıdır.
Ve fazilet yuvasıdır,
Orda fikrin uyanacak;
Orda kanat açacaksın,
Yükseklere uçacaksın!

 

ithaf: sunma, nine: anne. marifet: beceri, irfan: kül¬tür, fazilet: erdem.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------


İŞ SALONUNDA

 

Ayda on gün hocamızla
Elişi'ne çalışırız...
Ay sonuydu, kala kala
Masalarımızda yalnız
Biraz kırpıntı kalmıştı;
Vaktimiz de azalmıştı.
Hoca dedi ki: "Çocuklar,
"Kırpıntıları atmayın;
"Haydi toplayın, toplayın;
"Ne kadar tahta parçası,
"Kâğıt mukavva parçası
"Varsa toplayın bir yere;
"Ve dikkat edin düşmesin
"En ufak parça yerlere.
"Hepsi lâzım dikkat edin!"
Masaların üzerinde.
Çekmecelerin gözlerinde
Ne kadar kırpıntı varsa
Bir an içinde topladık.
Hoca sordu: "Nerde kasa?"
Bundan birşey anlamadık,
Çünkü kasa dediği bir
Kırpıntı çekmecesidir;
Lâkin o hiç bozmayarak
Devam etti: "Efendiler,
"Dikkat edin, iri ufak,
"Bütün şu birikintiler
"Kasanın içine girecek."
Dediğini yaptık, bir tek
Kırpıntı kalmadı; hoca
Kasaya baktı; koskoca
Sandık dolmuştu; dedi ki,
Gülerek zeki, zeki:
Gördünüz mü kasa doldu,
"Sınıf da tertemiz oldu!"
 

 

kasa: çöp kutusu, sandığı

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------


MARANGOZ

 

Marangozum ben beş gündür..
Çalışan her işi görür;
İnsan için san'at çoktur,
Yapılmayacak iş yoktur.
Elim işler, işim ürer;
Aletlerim birer birer
Geçerler her gün elimden;
Onları pek severim ben.
Ooh, sevgili aletlerim!
Ben sizi her gün bilerim.
Tezgâhımın bir yanında
Hepsi durur sıra sıra
Bir bıçkım, bir testerem var;
Birkaç rendem, güsterem var;
Ölçülerim, pergellerim,
Gönyelerim, cetvellerim,
Kıskaçlarım, kerpetenim,
Hepsi mükemmeldir benim.
Çekiç, törpü, keski, kalem,
Torna, burgu... Bütün elzem
Avadanlıklardır. - Haydi,
İş başına biraz şimdi!

 

sanat:meslek avadan:aletler,
bıçkı, testere:tahta kesici,
rende: tahta düzleyici,
kıskaç:tahta sıkıştırıcı,
torna, burgu: tahta delici,
 

elzem:gerekli

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------


KIRIK AT

 

Geçen hafta bayramdı ya,
Bir at verdi büyük baba
Bayram hediyesi bana;
Hem at o, hem de araba.
Onu kendim itiyorum,
Teker meker gidiyorum.
Dün benim at hastalandı,
-At mı, araba mı? neyse! –
Evde lâkırdı uzandı:
Nalbanda, yok Avadis'a...
Avadis köy demircisi,
Herkes tanır Avadis'i
Önce nalbanda götürdüm,
Dedi: "Götür demirciye."
Demirciyi gidip gördüm;
-Onu çok ustadır diye
Medhederler, işitmiştim. -
Dükkânına da gitmiştim.

Sürdü iş bir saat kadar,
Ben de ordan ayrılmadım;
Boş durmadım fakat, ne var
Ne yok, hep gördüm, anladım.
Dükkân epey geniş bir yer
Kömür, demir bütün yerler
Kocaman siyah bir ocak,
Siyah, kocaman bir körük.
Demir dolu köşe bucak,
Kimi sağlam, kimi çürük.
Külçe demir, çubuk demir,
Lâme, putrel... birçok demir.
Ocağın yanı başında
İki ucu sivriltilmiş,
Yere mıhlı bir koskoca
Çekiç gördüm: Bu örs imiş
Yanında bir kucak eğe,
Çekiç, kıskaç ve saire.
Usta iptida ocağın
Ateşini körükledi;
Sonra kırılan ayağın
Demirlerini ekledi.
Ve benim at evvelkinden
İyi oldu hakikaten.
Bu küçük iş birçok zahmet,
Birçok gayrete maloldu;
Adamcağız tam bir saat
Ateş başında yoruldu...
Demek biraz iyi işler
Birçok alın teri ister!

 

iptida: ilk önce, nalbant:ata nal yapan, çakan demirci, lâme:sarı tel putrel:demir çubuk, mıh:yapma kalın çivi, çakılı örs:üzerinde demir dövülen alet. körük:kolla çalışan havalandırma aleti

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

ARSLAN

 

Arslan yine zincirlenmiş,
Kulübesinde yatıyor.
Uyuyor mu? Yok uyanmış;
Bize doğru, bakın, nasıl
Kollarını uzatıyor.
Ona biz ne veririz:
Ekmek, çörek; bâzı evden
Şeker bile getiririz.
O da küçükleri sever;
Sevilir elbette seven.
Arslan bizim kapıcının
Sevgili arkadaşıdır.
Gündüz yatar dalgın dalgın;
Gece dolaşır ve havlar,
Ortalığı da havlatır.


Niçin fakat gezdirirler
Zavallıyı bütün gece?
Bu mekteptir hürmet eder
Buna en câhiller bile;
Mübarektir bu herkesçe.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 

 

YAZIN

 

Perde kapan, perde kapan,
Kapan çabuk çünkü camdan
Güneş içeri vuruyor,
Defterleri solduruyor.
Benim parlak
Mor yazım, bak,
Neler olmuş; uçuk, soluk...
Ben soluk şeyleri sevmem!

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 


KIŞIN

 

Açıl perde, açıl perde,
Sen açıldın, güneş nerde?
Bizi galiba unutmuş;
Hayır, onu bulut yutmuş.
Çok soğuk var.
Her taraf kar;
Kar pek güzel, fakat soğuk..
Ben soğuk şeyleri sevmem!

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------


KÖR İLE KÖTÜRÜM

 

-Bak arkadaş, ne ben sağlam
Bir adamım... - Ne ben tamam
Bir insanım - Ben kötürüm.
- Ben de körüm;
Hem anadan doğma körüm.
-Ben de kırk yıldır kötürüm;
Değil iki adım atmak,
Ayağa kalkamam hattâ:
-Ya ben? Değil görmek, bana,
Kirpiğimi kıpırdatmak
Bile nasip olmamıştır
Böyle yaşamak pek ağır
Bir yük; şundan kurtulaydım!
-Ben de günlerimi saydım,
Bitip tükenmedi gitti.
Dünyaya geldiğin gibi
Gitmek de elinde değil.
Çekmek kolay, ölmek müşkül!
Neyse kısmet, çekeceğiz.
-Ben düşündüm ki ikimiz.
Tam bir insan olmak için
Her şeye mâlikiz: Senin
Kuvvetli bacakların var.
Benim gözlerim de bakar.
Ben senin gözün olurum.
Gecen, gündüzün olurum.
-Ben de sana bacak, ayak.
-Öyleyse hiç düşünme, kalk;
Senin için
Ben bakarım ve görürüm.
-Ben de seni istediğin
Yere alır, götürürüm.
Böyle işte:
İki mihnet birleşince
Bir teselli hâsıl olur,
Mihnetliler de kurtulur.
 

 

mâlik: sahip olma, mihnet: sıkıntı.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

İKİ YOLCU

 

Bir yaz günü, sabah erken
İki yolcu aynı köyden
Kasabaya gidiyordu;
"Yolcu kısmı yolda gerek!"
Koşmasını söyleyerek.
İki yolcu gidiyorken
Yolun döneğinde birden
Biri durdu, biri sordu:
Niye durdun? Davran biraz;
"Yolcu kısmı yolda durmaz"
Durduğunun aslı vardı;
Birden gözleri karardı:
Yerde koca bir kestane...
Haydi yoldaş, ağır ağır;
Yol yürümekle alınır.
Aç gözlüde kulak olmaz;
Gözü kestanede kurnaz,
Arıyordu bir bahane...
- Haydi kuzum, yürüyelim!
- Sen yürü, ben yetişirim.
Öteki işi anladı.
Koştu, kestaneyi aldı.
-Bırak onu, yoksa... - Niçin?
-Ben gördüm, aldım. - Önceden
Gören benim. - Alan da ben!
Birisi yer, biri bakar;
Hep gürültü bundan çıkar.
Derken kavga için için
Ateşlendi, alevlendi;
Epey tokat, sille yendi;
Dökülürdü belki de kan,
Bereket versin arkadan
Başı sarıklı bir hoca
Hızır gibi yetişti de
Birden kesildi arbede.
Hoca sordu, berikiler
Olanları birer birer
Söylediler dosdoğruca.
Ne gürültü, ne patırtı.
Hoca kestaneyi kırdı;
Kabuklarından birini
Bir yolcuya, diğerini
Bir yolcuya uzatarak
İçini kendisi yedi;
Sonra: "Haydi buyrun!" dedi.
Yolcular kalakaldılar;
Kısmetlerini aldılar!
Ne göz kalmıştı, ne kulak...
Anlayana bu ibrettir:
"Az tamah çok ziyan verir."

 

tamah:açgözlü,bencil, ibret:öğüt,ders,

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------


OLDU, BİTTİ

 

Haydi, kardeş, oynayalım.
Oynayalım, lâkin birkaç
Dakikacık izin bana.
Peki, fakat çabuk gel ha!..
Geldim... Nerden başlayalım?
Körebeden. - Yok saklambaç
Daha iyi. - Hayır ebe daha iyi.
Hayır, zâten körebeyi
Oynayacak arkadaş yok,
Herkes kendi oyununda...
Haydi gel, saklambaç olsun.
İlk önce kim kimi bulsun?
Ben seni. - Haksızsın bunda,
Oyun benim. - Yooo, telâş yok,
Önce kim "oynasak" dedi?
Saklambacı kim söyledi?
Sen söyledinse söyledin;
Oyun benimdir. - Sen zâten
İnatçısın! - İnat, minat
Bilmem. - İnatçısın, Nihat!..

Onlar böyle uğraşırken:
Oyun benim, oyun senin...
Saklambaç araya gitti.
 

 

Düdük öttü: - Oldu bitti!
Düdük ötmek: zil çalmak, teneffüs bitimi.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

UMACI

 

Şermin umacıdan korkar
Zannedenler yanılırlar.
Hayır, Şermin’de doğrusu
Yoktur umacı korkusu.
Eskiden o da korkarmış.
Onu da korkuturlarmış:
“Umacı geliyor!” diye;
Çocuk, aldanır her şeye.
Ona her şeyi öğreten
Ağabeyi, bilmem nerden,
Bir gün bir kutu getirir,
Kutuyu Şermin’e verir:
“Oynat şu mandalı biraz.”
Mandal oynar oynamaz
Kutu çocuğun elinden
Fırlar, korktuğunu gören
Ağabeyi der ki: “Şermin,
“Seni titreten şu hâin,
“Şu korkunç şey, ki kutudan
“Çıkıverdi, bir kuzudan
“Koparılmış bir avuç yün,
“Bir kağıt, biraz da dün,
“Sana verdiğim tel yok mu,
“İşte ondan ibaret… Bu,
“Seni titretti, çümkü sen,
“Yazık, böyle boş şeylerden
“Titreyecek kadar boşsun!
“Tekmil cadın, koncolozun
“İşte böyle boştur.” Şermin
O gün korkmamaya yemin
Etti artık yalan dolan
Çarşamba karılarından,
Cadılardan titremiyor.
“Hep kutuda onlar!” diyor.
Aklı başında inşanlar
Yalnız fenalıktan korkar.
 

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

RÜYA

 
- Tatlı bir yüz! Düşün, nine,
O kadar hoş bir yüz ki ben
Seni zannettim görünce,
Seni zannettim ve öptüm.
Saçları da büklüm büklüm,
Tıpkı seninkiler gibi;
Seninkiler gibi ince,
Ve lepiska.
Süsü adetâ: sâde, düz;
O da tıpkı seninkine
O kadar benziyor ki sen
Sanki karşıma çıkmış da
Benden kaçmak ister gibi
Gayet yabancı duruyor,
Gideceğin yolu benden
Soruyordun.
Tekrar sordun,
Dedim ki:- Başkasından sor!
O yabancı duruş fakat
Gücüme gitti hakikat!.
O dakika
Sen silindin,
Babam geldi; lâkin nasıl?
Saçı başı darmadağın,
Telâş içinde, sanki ben
Hastalanmıştım, yâhud sen
Bende kocaman bir kusur
Görmüş de öfkelenmiştin…
Sordu: - Buradan bir kadın,
Tatlı bir yüz,
Geçti mi?.. Ben, yarı şaka,
Yarı öfke, dedim. – Demin,
Bir kuş geçti… O muttasıl
Soruyordu: - Tatlı bir yüz,
Bir güler yüz?.. Ben bî-fütûr,
İçimi çektim, ağladım;
- Güler yüz görmedim,asıl
Bana ninem
Bile, bilmem
Niçin dargın?. Ooh, anladım:
“O beni sevmiyor, eyvah!”
- Yavrum, hayırdır inşallah!

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

AĞUSTOS BÖCEĞİ İLE KARINCA

 

Karıncayı tanırsınız
Minimini bir hayvandır
Fakat gayet çalışkandır
Gayet tutumludur, yalnız
Pek hodgamdır, bu bir kusur:
Hodgm olan zalim olur.

Bir gün ağustos böceği
Tembel tembel ötüp durmak
Neticesi aç kalarak
Karıncadan göreceği
Bürudete bakmaz, gider
Bir lokma şey rica eder
Der ki: - Acıyınız bize
Coluk çocuk evde açız
Ianenize muhtacız.
Karınca bir yüreksize
Layık huşunetle sorar:
- Aç mısınız? Ya o kadar
Uzun, güzel günler oldu.
O günlerde ne yaptınız?
Böcek inler: - Açız, açız
Bakın benzim nasıl soldu
O günlerde gülen, öten
Sazla, sözle eğlenen ben
Bugün bakın ne haldeyim!
Vallah açız, billah açız,
Halimize acıyınız!
Karınca eğlenir: - Beyim,
şimdi de raksedin, ne var?
"Yazın çalan kışın oynar."

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 


MELEK’İN KUZUSU

 

Herkesin bir oyuncağı,
Bir topu, bir bebeği var.
Oyuncağı olmayanın da,
Kedisi, köpeği var.
Ne kedim var, ne bebeğim…
Bana el verir Melek’im.

Benim gibi o da öksüz,
Benim gibi o da melûl.
Onunda oyuncağı yok,
O da benim kadar yoksul.
Fakat ben ona bakarım,
Onundur hep varım yoğum.
Melek’ime dün bir kuzu,
Yaptım eski mendillerden.
Onu o kadar sevdi ki,
Düşürmüyor hiç elinden.
Sayesinde kuzusunun,
Melek şimdi biraz memnun.
Yaptığım şey bir kuzudan,
Başka benziyor her şeye.
Lakin bu yumru yumru şey,
Pek hoş göründü Melek’e
Melek’im şeytan değildir,
Ne derseniz kanı verir.

Her sabah gidip çayırdan,
Bir kucak ot getiriyor.
Onu okşaya okşaya,
Kuzusuna yediriyor.
O ot yerken, oturur,
Baş ucunda meler durur.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

HEDİYE

 

Bugün benim bayram günüm,
Fakat ablama küskünüm.
Gelip demeliydi: “Şermin,
Bir yaş daha aldın, sevin;
Bakınız, ben değil, ablam,
Yabancı olsa duramam.
Kardeşçe, dostça, insanca,
Hatırını sormayınca.
Lakin şu cici şey de ne?
Oo! Oo! “Sevgili Şermin’e,
Bir hediye.” Ne de güzel!
Mutlak Şehber’dendir… Oh gel,
Cici şey, gel kucağıma.
Sürün biraz dudağıma.
Ablam da böyle bir kutu,
Veriverse ne olurdu?
Benim melek Şehberciğim!
Fakat acele etmeyin,
Hakikaten bu, ondan mı?
Boşuna yerdim ablamı,
İçim ne kadar aldanmış,
Güzel kutu ablamdanmış.
Zaten Şermin’in bayramı,
Şehber’in umurunda mı?
Beni ablam sever ancak,
Böyle başka kim anacak?
Melek ablacığım benim,
Sen benimsin, ben seninim.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

SİYAH BACI

 

Benim siyah bir bacım var,
Adı Leyla!
Gözü şehla.
Kollarında ellerinde,
Saçlarının tellerinde,
Pullar, inciler parıldar.
Dilber bacı,
Anber bacı
Yatayım, akşam olsun da,
Siyah bacımın kolunda.

Akşam gelir, sabah gider,
Dilber bacı,
Anber bacı.
Bilmem gündüz nerelerde,
Hangi dağlar, derelerde?
Gizli gizli seyran eder.
Adı Leyla!
Gözü şehla
Bazı akşam bir ay iğne,
Revnak verir kakülüne.
O zaman pek mağruru olur,
Anber Bacı.
Dilber Bacı.
Yatayım akşam olsun da,
Anber bacımın koynunda.

Bacımı pek seviyorum,
Anber Bacı.
Dilber Bacı.
Bana şimdi rahat haram,
Bacımın koynunda akşam,
Fakat şimdi rahat uyurum
Adı Leyla!
Gözü Şehla.
Yatayım akşam olsun da,
Siyah bacımın koynunda.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

PAPATYA

 

Bahar olsun da seyredin,
Nasıl süsler bayırları,
Zümrüt gibi çayırları.
Yüze gülen o nazenin,
Gelin yüzlü papatyalar,
Altın gözlü papatyalar.
Tarlalarda hoşa giden,
Sarı, turuncu, pembe, mor,
Birçok dilber çiçek olur.
Bence dilberdir hepsinden,
Güler yüzlü papatyalar,
Altın gözlü papatyalar,
Yaprakları kıvır kıvır;
O da ayrı bir güzellik.
Boy, pos, boyun ip incecik,
Hem güzel, hem de nazlıdır.
Gelin yüzlü papatyalar,
Altın gözlü papatyalar.
Rüzgâr eser kâh o yana,
Kâh bu yana hep beraber.
Dalga dalga eğilirler,
Ferah verirler insana,
Gelin yüzlü papatyalar,
Altın gözlü papatyalar.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

KUŞLARLA

 

Kuşlar uçar,
Ben koşarım.

Onların kanatları var,
Benim kanatlarım, kollarım.
Kuşlar kanadını çırpar,
Ben de kolumu, sallarım.
Uçun kuşlar, uçun kuşlar,
Hepinizle yarışım var.

Uçtu kuşlar,
Ben de koştum


Koştum yarı yola kadar,
Ta önüme bir uçurum,
Çıktı, orda, kaldım naçar.
Yoo, çekemem öyle kurum!
İsterseniz, haydi tekrar
Yarışırız… Uçun kuşlar.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

BAHAR KALFA

 

Bahar… bahar… Hatta adı,
O nazlı, Dilruba adı.
Başka ada benzemiyor,
Güzel ve herkes seviyor.
Güneşin doğduğu yerden,
Geliyormuş; görünce ben.
Dedim: bu bir güneş kızı,
Güneşin altın yaldızı,
Parıldıyor kâkülünde,
Yanaklarının gülünde.
Pembe bir neşe var; birer,
Mavi nilüfer o sözler,
Bahar kalfa gül yanaklı.
Kırmızı gonca dudaklı.
Bir dilber Çerkez kızıdır.
İnsanı baktıkça alır,
Çerkez… Demek bir çetrefil!
Çetrefil mi? Hiçte değil.
Dinleyenin ömrü artar,
Ben o güle, bülbül derdim.
Söz söz söyleyen bülbül olsa.
Kıvrım kıvrım saçları var,
Ben onlara sümbül derdim.
Eğer altın, sümbül olsa.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

YAZ NİNE

 

Güneş, bilmem kime kızgın!
Ateş püskürüyor yine.
Orak elinde Yaz nine.
Dereye doğru yürüyor,
Yanık alnı ter içinde,
Yüzü alevler içinde.
Al, al olmuş bir ilişsen,
Kan fışkıracak gözünden.
Öğle ezanı okunmuş,
Galiba abdest alacak,
O da öğleyi kılacak.
Hayır, güneş mi dokundu?
Bilmem ne oldu, yürürken.
Orağı attı elinden,
Kendisi de biraz sonra,
Düştü çayın kenarına.

Çınar dalı, çınar dalı,
Düşkünleri korumalı.
Geldi sana komşu diye,
Biraz gölge Yaz nineye.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------


HAZAN TEYZE

 

O her sabah uykusundan,
Uyanırken mahmur mahmur.
Baygın gözlerinde giryan,
Bir mahrumiyet okunur.
Hasta yazık Hazan teyze
Hicran oldu hâli bize.

Yine çakmak çakmak olmuş,
O tahrirli yeşil gözler.
Tıpkı sislere boğulmuş,
Bir sabahtır, alnı mugber.
Hicran old hâli bize.
Hasta yazık Hazan teyze

Yanar al al kıvılcımlar,
Çökük soluk yanağında,
Böyle söner, gören ağlar,
O güzelim yatağında.
Hasta yazık Hazan teyze
Hicran oldu hâli bize.

Bir haftanın içinde bak,
O gül yüz, nasıl sararmış.
Elde mi ah, acımamak?
Üç aycağız ömrü varmış.
Hicran oldu hâli bize.
Ölme sakın Hazan teyze

Ben bunları işittikçe,
Üşüyorum bütün gece.
Yatağında kışlar, karlar,
Ödü koparan rüzgârlar.
Görüyorum, duyuyorum,
Titreyerek uyuyorum…
“Kış kış,” diyorlardı, sakın,
Bu ihtiyar kış olmasın.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

ŞERMİN’İN ELİFBASI

 

“Elifbanı oku cicim.”
“Elif, be, pe, te, se , cim, çim,
Ha, hı, dal, zel, sin… Yok zel, rı,
Ze, je, sin, şın, sad, dat, tı, zı
Ayın, gayın, fe, kaf, kef, lam,
Yok la; bir de gef var.
Bir de üç noktalı kef var.”
“Hangi harfler kalındırlar?”
“Ha, hı, sat, dat, tı, zı, ayın,
Gayın. Peki, bir de kaf var.
En kalını ayın, gayın”
“Hangileri bitişmiyor?”
“Kendinden sonrakine.”
Hoca yedi harf var, diyor.
Elif, dal, zel, rı, ze… Yine.
Ben yoruldum artık.”
“Peki yalnız söyle, hemze nedir?”
“Hemze… Hemze… Evet o bilir.
Küçün ayın başıdır ki,
E okunur, i okunur.
Bazen eliflere konur.
“Harf-i imlâ hangileridir?
“Bilmiyorum.”
“Yok bilirsin.”
“Elif, vav, he, ye değil mi?
Artık nine bana izxin.”
“Peki yavrum haydi oyna.
Koca bir aferin sana.”

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------


MUHALLEBİM VE MEKTEBİM

 

Ninem sordu;”Şermin, kimi
Çok seversin?” “Ninemi”
“Başka?””Babamı Şüphesiz.”
“Başka?” “İzin verirseniz,
Sayayım: Muhallebimi,
Sütlacımı, şekerimi,
Hep şekerlemelerimi.
Biraz da gevrek severim.
Fakat en çok mektebimi,
Mektebimi pek severim.
Âli bina!
Neler öğretir bana.
Tam bir hafta oluyor ki
Biliyorum, dünya iki.
Ayrı ve büyük parçadır.
Avrupa, Asya, Afrika; bunlar eski
Öteki de Amerika.
Ve adalar…Neydi ismi?
“Avustralya, değil mi?
“Evet o, Avusturalya.
Bunlar yeni dünya… Demek,
Toprağımız beş kıt’adan,
Ve denizlerden ibaret.
Karaların isimleri,
İşte hatırımda, kendim,
Kitabımı dünden beri
Karıştırdım ve öğrendim.
Birkaç büyük deniz… Elbet,
Hocamız bir gün onlardan
Bize bahsedecek, ve ben,
Sayacağım ezberimden:
Bahr-i siyah, Bahr-i Sefid,
Bahr-i Muhit, Atlas’ı
İki de Bahr-i Müncemd,
Bahr-i Umman… İşte hepsi,
Yok, daha vardı, lakin
Hatırımdan çıkmış, demin
Biliyordum… Kalın kafa,
İnsan öğrendiği şeyi

Daha iyi
Öğrenmeli… Şimdi bana,
Bıldır iyi bellediğim
Güç şeyleri sorsalar,
Bilirim; ezberledim.
Hafızamdan çıkmaz; çıkar
Fakat onlar dikkatsizce
Öğrendiğim şeylerdir hep.
Bugün ders alırım, gece
Hazırlarım, yarın mektepte
Dinleyin, bilmiyorsam,
Eğer hepsini tas tamam,
Sizin olsun muhallebim…
Bana yetişir mektebim.

 

Mektep: okul
Âli Bina: okul
Bahr-i Siyah: Karadeniz
Bahr-i Sefid: Akdeniz
Bahr-i Muhit Atlasî: Atlas Okyanusu
Bahr-i Müncemid: Buz Denizi.
Bıldır: Geçen yıl

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

KEMAN

 

Piyanoyu sever babam,
O da nineciğim gibi.
Piyanodan pek anlamam.
Bana, ağabeyim gibi
Tesir eden keman sesi…
Do, re, mi, fa – fa, sol, la, si
Onun o latif nağmesi
Do, re, mi, fa – fa, sol, la, si
Bazı ağlar için için
Bazı gülmekten kırılır
Geliyor ağabeyimin
Odasından derin, ağır
Do, re, mi, fa – fa, sol, la, si
Ah, o derin keman sesi.
Do, re, mi, fa – fa, sol, la, si
Ağabeyim iyi çalar
Bana da meşkettirecek.
Onun birkaç kemanı var.
Birini bana verecek
Hepsinin de güzel sesi
Do, re, mi, fa – fa, sol, la, si
Kulaklarımda nağmesi
Do, re, mi, fa – fa, sol, la, si


Tesir etmek: Etkilemek
Latif: hoş, güzel
Nağme: Ezgi, nota
Meşkettirmek: Şarkı söyleterek öğretmek.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------


ÖKSÜZ

 

“Her gün mektebe gelirken
Kulübesinin önünden
Geçtiğimiz fakir kadın,
Pek hastadır belki yarın.
Çocuğu öksüz kalacak.
Bilmem onu kim alacak.
Onlar için
Dua edin.”
Bugün derste hoca efendi,
Bize bunları söyledi.
“Kuzum anne, öksüz nedir?”
“Öksüz… Öksüz… Ah! Sen de bir,
Yarım öksüz değil misin?
Büyüdün de onun için
Söylüyorum, güzel ninem.
Kaç yıl oldu bu âlemden
Çekileli… Ben halanım,
Vakıa ben de ananım.
Baba asker uzak yerde
Kim bilir hangi çöllerde?
Sayıklıyor şimdi seni,
Görmedin nineciğini.
Sen dünyaya geldiğin gün,
O dünyadan gitti, küskün.
“Ben onu hiç bilmiyorum.”
“Evet bilemezsin yavrum.
Görmedin ki!” “Yalnız bilsem,
Size benzer miydi ninem?
“Hayır benzemezdi, fakat
Biz sana benzeriz. Şefkat;
Öksüzüz ben de, baban da.
Bil ki evladım cihanda
Yarım öksüzler pek çoktur,
Bil ki evladım cihanda
Yarım öksüzler pek çoktur,
Bil de teselli bul biraz,
Hayır, birlikte yaşamaz
Kimsenin anası, babası.
Vatan, öksüzler anası
Yaşatırsak, bir o yaşar…
Yaşasın ta haşre kadar.

 

Öksüz: anasız
Âlem: Dünya
Vakia: Gerçi
Haşr: Kıyamet koptuktan sonra varlıkların tekrar dirilecekleri gün.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------


RENGİN

 

Beyaz kedim,
Siyah kedim.
Sarı kedim;
Adı, “Rengin olsun.” Dedim.
Rengin, ablamın adıdır.
O şimdi kızacak bana,
Fakat hocam söyledi ya,
Rengin demek, renkli demek.
Bunda ne var gücenecek?
Lakin ablam,
Rengin ablam,
Hain ablam,
Sofra başında dün akşam,
Astı bana çehresini,
Belki biraz hakkı vardı
Çünkü Rengin onun adı,
Ne var fakat gücenecek?
Rengin demek, renkli demek.
Benim kedimde üç renkli
Hem de benekli benekli
Sarı kedim
Siyah kedim,
Beyaz kedim.
Adı, “Rengin olsun.” Dedim
Rengin! Rengin! Rengin! Rengin!
Kedi işitmedi lakin.
Rengin ablam
Hain ablam,
Çirkin ablam.
Koştu geldi hırçın, hırçın.
“Gene mi onu çağırdın?
O gelmez, bak ben geldim.”
“Gelmez mi? Nerede kedim?”
“Kedi tavan arasında,
Örümcekler yuvasında
Onu yesinler o zaman,
Göreceksin sen afacan.”
“Yoo, isterim ben kedimi,
Söyle kedim gelecek mi?
Yoksa…” “Yoksa ne olurmuş?
Gelmeyecek işte. Konuş,
Git kapının çatlağından”
“Şimdi seni gırtlağından
Yakalarsam öğrenirsin!
Gene bu gün Allah versin
Paşalığın pek üstünde.
Ninemiz gelsin, görsün de
Başı göğe ersin!” “Haydi,
İsterim kedimi şimdi
Yoksa…” “O ne? Tırmalıyor!
İnsana nasıl sallıyor!
Kudurdun mu?” “Kedim, kedim,
Yoksa seni…” “Çekil dedim,
Şimdi annemi çağırırım.
“Kedimi! Bırak bağırırım,
Babam gelir…” “Varsın gelsin
Sen gerçekten deli misin?
“Bilmeme, kedim… Ver kedimi.
O san bir şey dedi mi?
Ne yaptı ki, örümcekler?
Yuvasına attın?” “Eğer,
Adı değişirse…” “Hayır!”
“O da kuzum orada kalır.”
Kedim, gözler dönük birden,
Atıldı olduğu yerden,
Miyav! O kim? Beyaz kedi.
Siyah kedi,
Sarı kedi,
Çatınını bir deliğinden,
Çıkıp gelmiş ve deminden,
Beri dururmuş orada
Kedim, atlarken arada
İlk darbeyi rengin yemiş…
Bu da onun hakkı imiş.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------


KIŞ BABA

 

Dağımızda bir çoban var,
Ne yer? Ne içer? Ne yapar?
Sordum, babam bilemiyor,
Yahut bana söylemiyor.
Onun geçtiğini gören,
Pek çok, fakat selam veren,
Yokmuş, herkes ona mugber.
“Adı nedir?” dedim; derler,
Ördek kovar gibi: “Kış, kış
O, bembeyaz bir adammış.
Beyaz kebe, beyaz kalpak,
Saç, sakal, bıyık hep ak.
Yalnız çirkin, korkunç yüzü,
Bir de ölüm saçan gözü.
Kara, zifir gibi kara
Ve soğukmuş… Ara sıra
Kalpağından düşen tüyler,
Dağı, bayırları örter,
De, onun çiğ beyazlığı,
Ürpertirmiş ortalığı.
Nefesinde zehir varmış,
Neye dokunsa solarmış.
Bazı elinde bir boru,
Üfledikçe bütün koru,
İniltiler, uğultular
Titreşir tekmil sular.
Buz kesilir zavallıcık,
Ağaçların kuru, kırık.
Çırılçıplak ağaçların
Küme küme, yığın yığın,
Yerde yatan soluk, sarı
Ölü yüzlü yaprakları
Acı acı hışırdarmış
Kuşcağızlar aralarmış.
Bulamazlarmış yiyecek
Ne bir darı, ne bir böcek.
Ben pek acırım onlara,
Hele serçe, o maskara
Yuvasız, yemsiz ne yapar?
Ah! O çoban, o ihtiyar!
Onu bulsam didik didik
Didikler de benim minik
Serçemi kurtarırdım,
Herkesi de… O her adım,
Köyümüze yaklaşırken
Diyorlar ki: “Köyümüzden
Bet bereket uzaklaşır.”
O hep, uğursuzluk taşır.
Açlık onun heybesinde,
Ölüm onun kebesinde,
Mezarlık onun ortağı,
Yıkar o birçok ocağı.
Aramızdan o her sene,
Birkaç baba, birkaç nine,
Birkaç çocuk alıp gider.
Topraklara teslim eder.
Ben bunları işittikçe,
Üşüyorum bütün gece.
Yatağımda kışlar, karlar
Ödü koparan rüzgârlar,
Görüyorum, duyuyorum
Titreyerek uyuyorum…
“Kış kış.” diyorlardı, sakın
Bu ihtiyar kış olmasın.

 

Mugber: dargın, kırgın
Kebe: çoban üstlüğü.
Tekmil: Bütün, hepsi.
Betbereket: Bolluk

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

HASBIHÂL

 

Ooh yavrular! Seyrederken,
Sizi her gün penceremden,
Hatırıma neler gelir…
Mazi, o bir definedir,
Onu biraz açsan fırlar,
Birçok zehir hatıralar.
O mezarın çıyanları
Akrepleri, yılanları
Fakat sakın korkma, ara
Göreceksin, o medfenin
Biraz kuytu, biraz derin
Yerlerinde neler, neler
Ne tükenmez hazineler
Saklanmıştır… Vaktiyle biz
Ne sıkıntılar çekmişiz.
Okumak, öğrenmek için;
Düşündüm de güldüm demin.
Size ne mutlu çocuklar!
Güzel kitaplarınız var,
Hocalarınız da iyi,
Öğretiyorlar her şeyi,
Tahta, rahle hep mükemmel;
Hiçbirisi yoktu evvel.
Hasırlarda sürünürdük,
Evlere hep cahil döndük.
Bize nispet bugün birer
Küçük âlimsiniz sizler.
Okuyunuz, okuyanlar
Çok şey bilir, çok şey yapar
Muradına onlar erer,
Cennete de onlar girer.
Onlar cidden mesut olur,
Bu geçit pek korkuludur.
Öğrenmezsek yolu, izi
Yolda kurtlar kapar bizi!
Okumalı, oynamalı,
Hiç işsiz oturmamalı.
İşledikçe bu makine,
Çarklarına, dişlerine
Kuvvet gelir. Boş duranın,
Tembel tembel oturanın,
Bu asırda ekmeği yok.
Evet, işsiz oturan çok;
Fakat hepsi de tok değil.
İşlemeli el, kol
İşledikçe boğaz doyar,
İnsan gözleriyle görür…
Alet işler, el övünür.
Derler, her söze kanmayın!
El tutarsa yürür saban
Eldir sabanı da yapan.


Hasbıhâl: Söyleşi.
Mazi: Geçmiş.
Hatıra: Anı
Medfen: Mezar.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

ARI SOKAR

 

Camda kocaman bir arı,
Halka halka, siyah sarı;
Kamburunu çıkararak,
Tamburunu da çalarak,
Dolaşıyor dolaşıyor,
Çıkmak için uğraşıyor.
“Şuna bir iplik takmalı
Nasıl vızlıyor bakmalı.”
“Yavrum sakın! Arı sokar
İğnesinden zehir akar
Acısına dayanılmaz.”
Kim söz anlar? Hem biz kurnaz
Değimliyiz? O sokmadan
Damla zehiri akmadan
Biz sokarız… İplik hazır,
Bir ucunda ilmik hazır,
Hepsi hazır, haydi! “Hayvan
Soktu beni.” İşte buldun
Aradığını, oh olsun!
Al dersini, otur şimdi;
Sana demedim mi idi;
“Yavrum sakın, arı sokar;
İğnesinden zehir akar!”
Kabaracak yüzün, gözün
Artık çık da halka görün.
Lakırdı da edemezsin,
Mektebe de gidemezsin,
Oyun da oynayamazsın,
Hâli budur yaramazın.”

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

EZAN

 

Babacığım geçen sabah
Beni çağırdı, dedi ki;
“Nedir ‘Hayya alel-felah?”
“Ezan,” dedim. “Ezan peki;
Ezan nedir, bilir misin?
Bakıyordum hazin hazin
Babam, niçin bilmem güldü,
Tekrar etti: “Nedir ezan?”
Başımdan buzlu su döküldü
Bana babam, her zaman
Böyle şeyler sorarsa çok,
İçeride bir soğukluk,
Hissederim, bütün kanım
Damarımda donar birden.
Soruyordu o: “A canım,
Hiç ezan duymadın mı sen?”
Duymadım mı? Sabah, alşam
Dinliyorum; büyük babam
Bana abdest aldırdı da
Camiye bile götürdü.
“Ya ne yaptın sen orada?”
“Namaz biraz uzun sürdü
Uyuya kalmışım ben de
Maksurenin köşesinde.”
“Camide hiç uyunur mu?”
Dedi babam dargın dargın
Anlatamam o korkumu
Titriyordum… Hâlâ bakın
Nasıl çarpıyor yüreğim
Hep bildiğim, bellediğim
“Allahümme Salli’leri
Sayıyordum, çünkü tokat
Mini minicikten beri
Hiç de hoşuma gitmez… Çat!
İşte indi… Of, yanağım!
Şimdi babam adım adım
Söylenerek gidiyordu,
Uzaklaştı artık sesi
Benim de göz yaşım durdu.
Çünkü ezan meselesi
O adımlarla beraber
Uzaklaşıp gitti: “Eğer,”
Diyordum, bey baba şimdi
“Ezan nedir?” diye tekrar
Gelip dikilirse… “Haydi
Sen de,” dedim, bu ne kadar
Korku? Baban canavar mı?
Onun gibi baba var mı?
Fakat tokat yanağımda
Sızlıyordu; o gün, bu gün
O dargın ses kulağımda
Ezan okur; ben büsbütün
Uykudan geçmedimse de
Maksurenin köşesinde
Gözlerim uyku görmüyor.
Zaten büyük baba artık,
Camiye de götürmüyor
Onu da aldı mezarlık.
Şimdi o cennet bağında;
Nineciğim sağında.
Ona da bir taş dikildi
Dün görünce mezarını
O tokadı hatırladım
Yanağım yandı, ağladım.
Babam hemen koşup sildi,
Gözlerimin yaşlarını.

 

Maksure: Camilerde çevresi parmaklıklı yüksekçe yer.

: